Sizin Günlüğünüz

Kamp ve karavan yaşantıları her zaman macera dolu olmak zorunda değil. Zaten bu beklenti de yanlıştır. Her nasıl olursa olsun, bu konulara ilgisi olanların okuması için kamp ve karavan günlüklerinizi buraya gönderirseniz, burada yayınlamaktan mutluluk duyarım.

Reklamlar

Mıntıka Temizliği

Şimdi, bu kadar basit bir konu da yazılır mı diye düşünebilirsiniz. Bu yazıyı yazmadan önce ben de böyle düşünmüştüm çünkü 🙂 Ama çevremize baktığımızda, bu basit gibi görünen uyarıya uyulmadığında, çevrenin nasıl bir felakete dönüştüğünü görmek hiç zor değil.

Mıntıka temizliği, çevre temizliği konusunda en küçük adımı oluşturur. Hani bir laf vardı “herkes evinin önünü süpürse, …” diye başlayan. Karavanda yaşayan birinin de güne başlarken yapabileceği en değerli spor, mıntıka temizliği olmalı diye düşünüyorum. Düşünsenize, sabah uyandıktan sonra temiz havada jimnastik ya da kısa bir yürüyüş yapmak, kahvaltı öncesi ne kadar da iyi gelir. Askere giden erkek kısmı iyi bilir. Sabahın erken saatinde kalkılır ve ilk yapılan şey mıntıka temizliğidir. Çevre ve sair yerlerde çöp, izmarit ve buna benzer atıklar temizlenmek suretiyle hem çevre korunmuş, hem de bir nevi kültür fizik yapmış gibi olursunuz. Yapılan sabah yürüyüşlerinde çevre temizliğini kollamak, bir ağacın kırılmış bir dalını sarmak, insanlara zarar verebilecek cam kırığı veya metal şeylerin icabına bakmak ve buna benzer şeylerin gözetilmesi, insana farklı bir haz veriyor.

Yaşamanın gayesi içindeki en temel değerlerden biridir çevreyi korumak. Çevreyi koruma konusunda “ben kirletmedim ki” veya “ben hiç bir zaman yere bir şey atmam, niye temizleyim” ya da “ben mi kurtaracağım çevre kirliliğini” diye düşünmek yanlış bir düşüncedir. Eğer böyle düşünenlerdenseniz, müsaadenizle size bir hikaye anlatayım:

Bir ormanda yangın çıkmış. Bütün her yer alevler içinde yanıyorken, tüm canlılar da olağanca hızlarıyla yangın bölgesinden kaçıyorlarmış. Kaçış yolunda kalabalık bir telaş ve itiş kakış sürerken bir karınca ağzında minnacık bir su zerresi ile yangına doğru gidiyormuş. Bunu gören diğer karıncalar; “ne yapıyorsun, görmüyor musun her yer yanıyor, neden yangına doğru gidiyorsun” demişler. Karınca, ağzındaki su zerresini göstererek; “görmüyor musunuz yangın yerine su taşıyorum” demiş. Diğer karıncalar biraz alaylı ve biraz da bilmişlikle; “ağzında götürdüğün bu kadar küçük bir su zerresiyle yangını söndürebileceğini mi sanıyorsun” deyince, karınca cevap vermiş; “Ben de biliyorum bu su zerresiyle yangının sönmeyeceğini, ama tarafım belli olsun”.

Herkes çevreyi kirletebilir ama kendine ve doğaya saygısı olanlar kirletmez ve temizler. Hele ki bir karavan sakini bu konularda çok daha duyarlı olmalıdır. Çevre temizliğinin bu ilk adımı bizlere ilk okullarda öğretilmeye başlanmıştı. Okula gidip de çevre temizliği konusunu bilmeyen yoktur. O zaman neden çevremiz çok temiz kalmıyor? Bunun sosyal ve ekonomik temelli pek çok cevabı olduğunu biliyorum fakat kabullenmek insana zor geliyor. Ama emin olduğum bir şey var ki, o da şu: Kendine saygısı olmayan birinin, çevreye (doğaya) ve insanlara saygısı asla olmuyor. Siz tarafınızı tutun yeter.

Ahmet Önder

Atık Piller

Bir karavancının en belirgin özelliği, mutlu olarak yaşadığı doğaya nankörlük etmemesidir. Her karavancı doğa dostu olmak zorundadır. Gerçi ben karavancıların bu konularda son derece duyarlı olduklarından adım kadar eminim fakat yine de bu uyarıyı yazmak istedim. Doğa dostu olmayan bir kişinin karavancı olarak tabir edilmesi zaten mümkün değildir.

Cihazlarımızda kullandığımız piller bittiğinde onları çeşitli toplama yerlerine teslim etmek insanlık borcudur. Bunun için cam bir kavanoz kullanılabilir. Biten piller bu kavanozda biriktirilir ve zamanı geldiğinde ise çeşitli marketler, mağazalar, muhtarlıklar ve belediyelerin yetkili birimlerine teslim edilerek, güvenli olarak imhası sağlanmalıdır.

Pillerde bulunan çok zehirli kimyasalların toprağı zehirlememesi, yer altı sularına karışmaması ve canlı türlerine zarar vermemesi için bunu yapmalıyız. Böyle davrananlara saygılarımla …

Ahmet Önder

Nasıl Bir Karavan

Karavan denilince akla gelen ilk şey, sırtında evi olan bir araç. Fakat çeşitleri o kadar fazla ki, boyutu ve kalitesi hayal gücünüzle sınırlı. Ama değişmeyen bir husus var; bir karavan ya motokaravandır ya da çekme karavan.

Motokaravan: Motorlu bir taşıta monte edilmiş karavan.
Çekme Karavan: Karavanı çekmek için 2. araca ihtiyaç duyulan, böylece bir araçla çekilen karavan.

Yaptığım araştırmalar ve okuduğum onca yazı ve forumlardan anladığım şu ki; karavan almayı düşünenlerin ilk merak ettiği veya sorması gerektiği en temel soru: Çekme karavan mı, yoksa motokaravan mı almalıyım?

Yaptığım bu araştırmaların özeti olabilecek düşüncelerim şu şekilde:

Anladığım kadarıyla önce kendimizi iyi tahlil etmemiz gerekiyor. Mesela; karavanda konfor arıyorsak, keyfimize çok düşkün olduğumuz ya da daha ziyade karavanın içinde vakit geçireceğimiz söylenebilir. Karavanda konfor arayanların doğa macerası kısa süreli ve daha çok karavanda geçecek zamandan ibaret olacağı söylenebilir. Tabi ki istisnalar da olabilir. Burada şunu da belirtmekte fayda var; seçimin doğru yapılabilmesi için karavanda tatil ve karavanda yaşam kavramlarını da ayırt etmek gerekiyor.

Tatil amaçlı alınacak bir karavanda konfor aranabilir. Kimisi azla yetinmeye çalışarak, kısıtlı imkanların getirdiği zorluklara göğüs germenin ve bir anlamda yaşam mücadelesi şeklindeki bir tatili sevebilir. İzci misali. Kimisi, tatilini ucuza getirmek maksadıyla karavanı tercih edebilir. Kimisi de zamanın büyük bölümünü doğayla baş başa olmak maksadıyla karavan tercih eder. Beklenti ve bakış açıları değiştikçe, karavan konusundaki tercihimiz de aslında kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Önemli olan, dediğim gibi kendimizi ve bakış açımızı iyi belirlememiz gerekiyor. En önemli belirleyicinin ise maddiyat olduğundan şüphe yok. Bu belirlemeden sonra seçenek zaten ortaya gelecektir. İlk başlarda ben de bu seçime net bir yanıt veremiyordum ama uzunca bir süre bu konularda bolca yazı okuyunca, taşlar yerine oturuyor.

Karavanın türü, kişinin bakışına göre değişiyor. Burada çekme karavan ile motokaravan arasındaki farkları sıralamayak yerine, bakış açısına göre bir ayrım yapmak daha anlaşılır olacaktır. Şöyle ki:

Karavan’da yaşamayı tercih eden:
Hem çekme hem de motokaravan düşünebilir. Bu genel tercihte net bir tespit yapmak zor.

Karavanda tatili tercih eden:
Hem çekme hem de motokaravan düşünebilir. Bu genel tercihte de yine net bir tespit yapmak zor.

Karavan’da yaşamayı tercih edip kısa süreli konaklama ve çok gezmeyi amaçlayan:
Kesinlikle motokaravan tercih etmelidir. Daha pratiktir. Direksiyon başına geçtiğinizde, nereye isterseniz oraya gidersiniz. Hatta şehir içinde bile (kısıtlı imkanlar da olsa) bulunabilirsiniz. Özellikle şehir bağlantılı işi olanlar için şart diyebilirim. Özellikle hem çalışıp hem karavanda yaşayacaklar için çekme karav pek önerilmiyor.  Motokaravan ile en azından bir otoparka bile park edilip kullanılabilir. Karavanda yaşayan ünlülerden Taylan ERLER böyle yapıyor mesela.

Karavanda yaşamayı tercih edip uzun süreli konaklama ve az gezmeyi amaçlayan:
Kesinlikle çekmekaravan tercih etmelidir. (pahalı motokaravan) Bu gruba girenlerin motokaravan seçmesi önerilmiyor ama az gezmeye rağmen illa ki motokaravan seçecek birinin amacının ancak rahatlık, pratiklik ve geniş iç hacim olması gerekir ki, bu durumda motokaravan çok pahalıya malolacağı görülüyor.

Karavanda tatili tercih edip, konfor ve genişlik amaçlayan:
Hem çekme karavan, hem de (pahalı) motokaravan düşünebilir. Konfor ve genişlik söz konusu olduğunda çekme karavanlar çok iyi bir seçim. Ancak, konfor ve genişlikle beraber pratiklik de olsun, vergisi, gideri, parası önemli değil diyenler, oldukça ferah ve konforlu bir motokaravan alabilirler. (Paradan haber verin)

Karavanda tatili tercih edip, doğada kalmayı ve toprak kokusunda açık havada durmayı amaçlayan:
Hem (ekonomik) çekme karavan, hem de motokaravan düşünebilir. Burada yine uzun veya kısa konaklama tercihleri ve ekonomi, durumu belirliyor.

Karavanda hafta sonu tatillerini tercih eden:
Ekonomik sıkıntı yoksa: Çekme karavanın ferahlığı veya motokaravanın pratikliği. Para önemli değilse, her ikisinin de özelliğini taşıyan bir motokaravan seçilebilir.
Ekonomik sıkıntı varsa: Kesinlikle çekmekaravan tercih etmelidir. Alacağınız 3,45 lik bir çekme karavan 4-5 kişiye rahatlıkla yetecektir.

Bu sonuçlara göre yaptığınız tercih ile birlikte düşünmeniz gereken en önemli şeyler:
Karavan boyutunun büyüdükçe, yollarda manevra zorluğu oluşturacağı unutulmamalıdır. 4,30 uzunluğunda bir çekme karavanın çeki demiri uzunluğu ve çekecek aracın da uzunluğunu da eklenince, tır gibi bir araç boyuna ulaşıyor. Bu da tecrübe isteyen ve kullanımı özellikle dar ve virajlı yollarda sorun yaratan bir durum. Diğer bir önemli husus, şasenin veya dingilin (hangisiyle ilgiliyse) metal olup olmadığı. Metal yazın genleşen, kışın da büzülen bir malzeme. Dolayısıyla kaynak yerlerinden zamanla atmalar yapabiliyor. Yine bu metal malzemeler terlemeden dolayı paslanma ve buna bağlı olarak da çürüme ve koku yapabiliyor. Uzun vadeli bir karavan düşünüyorsanız veya yaşlı bir 2. el karavan alacaksanız, bu hususlara çok dikkat edilmelidir. Türkiye’de Uluslararası sertifikaya sahip bir karavan markası (reklam olmasın diye marka vermiyorum), bu metal malzemeyi sağlam bir ahşap malzemeden yapıyor. Bahsettiğim sorunlar oluşmadığı gibi, yurdumuzun geneli bozuk yollarında daha sağlam bir yapı sergiliyor. Bir çekme karavanda, yokuş aşağı inerken frenleme sisteminin olup olmadığı da önemlidir. Karavanda kullanılan döşeme malzemeleri sunta veya mdf gibi malzemelerden asla yapılmamış olmalıdır. Çünkü bu malzemeler çok ağır oluyor. Şunları da akıldan çıkarmamak gerekiyor; çekme karavanlarla şehir içinde dolaşmayı, hele ki cadde üzerinde park etmeleri unutun. Motokaravanda da çekme karavan ferahlığını unutun. (çok pahalı modeller istisna).

Ayrıca, çekme karavanlarda kaç kg altına vergiden muaf olduğu, B ehliyetin kullanılabilir olup olmadığı, (son değişikliğe mutlaka bakın) ve sigorta şartı olup olmadığı, yurt dışı seyahat edecekler için uluslararası sertifikası olup olmadığı soruşturulmalıdır.

Son söz:
Doğada kalmayı ve toprak kokusunda açık havada durmayı seviyorsanız ve bir de en çok 2 kişiyseniz; muhtemelen karavan yanına koyacağınız bir masa ve sandalye ile zamanınız açık havada geçecek. Dolayısıyla; İster çekme karavan ister motokaravan olsun, hem maliyet hem sürüş manevrası ve hem de sabit bakım vs giderler nedeniyle küçük sayılabilecek bir karavan işinizi görecektir. Otel giderlerini de hesaba katarak kendinize rahat, konforlu ve geniş bir karavan almayı planlıyor ve paranız da çoksa motokaravanın yüz binlerce liralık modelleri gerçekten çok hoş.

ÇOK ÖNEMLİ BİR NOT: Uzun zaman karavanla yaşayan insanlarla birebir görüşmeden karar vermeyin ! Buradaki bilgiler teoriktir.

Neden Yaşıyoruz ?

insanNeden yaşadığımızın çok felsefi bir konu olduğunun farkındayım. Bu konuyu tartışmaya zaman yetmez, yetmedi de zaten. Tarih boyunca felsefeciler bu soruya çeşitli açıklamalar getirmişler ama ortada “şunun için yaşıyoruz” diyebilecek net bir sonuç çıkmamış sanırım. Böylesine derin bir konuyu burada ele alamayız tabi ki. Bunu ne ben yazabilirim, ne de siz okursunuz. Zaten burası da felsefe bloğu değil. Ama eğer karavanda yaşamak bir hayat felsefesi ise ve  neden yaşadığımızın felsefi cevabını kestirebiliyorsak, karavanda yaşamanın da nasıl bir şey olabileceğini anlayabiliriz. Bu nedenle kısa ve öz bir giriş yapmak iyi olacak.

Her canlı doğuyor, büyüyor ve ölüyor. Ne için? İçinde yaşadığımız dünya ve onun da dışında olan evren bu döngüyle dönüyor. Yıldızlar bile. Bunun yanında bir de şu var; hiç bir şey var’dan yok olmuyor. Bu konu da şimdi aklıma geldi. Bu konuyla ilgili de bir yazı yazmak gerekecek sanırım. Neyse, …

Her canlının doğada zincirin bir halkası olduğunu artık biliyoruz. Tavuklar ve kuşlar yok olursa, kenelerin ve başka haşerelerin çoğalacağı gibi… Bir bok böceğinin bile doğadaki rolü çok büyükken, insan bu zincirin neresinde. Delinen ozon tabakası, denizlere karışan kirli atıklar, tükenmeye yüz tutmuş canlı türleri, yasak avlanmalar, nükleer atıklar… Acaba insan bu zincirin hangi halkasını oluşturuyor? Daha doğrusu, insan bu zincirde bir halka mı? (Her varlık bu zincirin bir halkasıdır, sesli düşünüyorum).

Düşünüyorum, o halde varım! demiş Descartes. İnsan, ancak düşünebiliyor ise vardır. Çok doğru bir tespittir bu. (Descartes zaten Rasyonelizm’in (Akılcılık) de kurucusudur) Gitgide konunun sonucuna ulaşıyoruz. Düşünen insan var olduğuna göre, düşün-e-meyen insan da aslında yok hükmünde oluyor. Yani, eğer bir insan düşünüyorsa vardır, yoksa yoktur.

Şimdi gelelim zincirimize; olmayan şeyin zincirde de bir yeri olmuyor. Tabi düşün-e-meyen bir insan bir halka bile olamıyor. Dolayısıyla insanı, doğanın düzenindeki bu zincirde yer alan insanlar ve yer alamayan insanlar olarak ikiye ayrılabiliriz. Hakikatten de bugün doğa ve doğallık bozuluyor ise, bunu en çok düşünen insanlar dert ediyor. Düşünen insanlar çareler arıyor. Düşünen insan iyilik seviyor, yararlı olanı zararlıdan ayırt edebiliyor. Düşünenler doğruları daha çabuk kavrarken, düşümeyenler yanlışları bile doğru kabul edebiliyor. (Bu benim tespitim değil, dünyada insanlığa bakabilen herkes bunları görebiliyor). Yaratıcı insanı husumetten (alak: sevgi, ilgi, kan pıhtısı, husumet) yarattı. Acaba, bu zincirde halkanın bir parçası olanlarla olmayanlar, ahirette cennet ve cehennem ehli olarak mı yurt edinecekler ? Kim bilir!

İnsan kendini ve yaşamını ne derece anlayabilirse, yaşama amacının da o denli farkına varabilecek. Farkına vardıkça da daha mutlu olacak. Tabi bu farkındalık çok düşünmeyi de gerektiriyor. İnsan, yaşamanın amacını anlayarak, ona göre bir hayat tarzı çizmek isteyecek. Çünkü, ancak bu şekilde bir insan yaşamın anlamına ve tadına varabilir. Yoksa, adam varını yoğunu satıp, tüm lüks hayatı bir kenara itip, neden sade bir hayat sürmeyi hayal etsin ki? Bunun konumuzla da çok büyük bir ilgisi var.

Karavanda bir hayatı tercih edenlerin çoğunluğunun, düşünen insanlardan oluştuğunu düşünüyorum. Düşünen insan değerlidir. Zincirde bir halkadır. Daha doğrusu o halkanın bir parçasıdır. Neden yaşıyoruz? Bu zincirin kopmadan devam etmesini sağlamak için. Sağlıcakla kalın…

Ahmet Önder

Şehir ve İnsan

Şehir ve İnsan

İlk insanın mağara ve ağaç kovuklarında yaşadığını biliyoruz. İnsan fizyolojisi zaten başka bir yaşam şekline uygun değil. Barınma, insanoğlunun en temel ihtiyaçlarından biridir. Mağara ve ağaç kovuklarında yaşayan insan, karnını doyurabiliyor ve güvenliğini de sağlayabiliyorsa, yaşamak için aslında her şey tamam demektir. İnsan, karmaşık duyguların da bir sentezidir. Bu duygular ile kendine çeşitli ihtiyaçlar üretebilir ve mutluluk denilen duygunun gereklerinin peşine düşer. Ait olma, güçlü olma, hükmetme, sevme, sevilme duyguları ve hatta yapısındaki husumet ile tatmin olabileceği kötü düşünceleri sergileme gibi pek çok davranış biçimleri ortaya çıkar. Bugün gelinen noktada insanın yaşam biçimi, bu sürecin yüz binlerce senelik oluşumunun bir sonucudur. Yönetenler ve yönetilenler ile birlikte; barış, yardımlaşma, sevgi, dayanışma, jestler ve bunlara benzer bir çok olgunun yanında; savaş, göz yaşı, kan, nefret ve düşmanlık gibi bir çok olgu da kaçınılmazdır. Bütün bunların temelinde, insanın yaratılış gerçeği yatar.

İlk insandan bugüne gelindiğinde, hemen her alanda adına gelişmişlik denilen pek çok unsur bulunmaktadır. Çok katlı binalar ve buna bağlı yaşam biçimleri, gelişmiş araç gereçler, bilim ve teknoloji … Bunlarla birlikte, çeşitli siyaset anlayışları, yönetim biçimleri, ekonomi, arz ve talep ilişkileri … Bugün en güncel haliyle dünya nüfusu 7 Milyar 440 Milyon. Resmen tanınan ve Birleşmiş Milletlere üye olan ülke sayısı 193, uluslararası olarak bilinen ülke sayısı ise 500’dür. Bu ülkeler içinde refah seviyesi çok yüksek ülkelerle birlikte, refahtan bile söz edilemeyen can güvenliği bile sağlanamamış ülkeler bulunmaktadır. Zengin kaynaklar, yok olmaya yüz tutmuş canlı türleri, bozulan ekosistem ve yıpranan doğa, sömürü, sıcak ve soğuk savaşlar, terör, açlık, para …

İnsan tekâmül (olgunlaşma) sürecinde her türlü gelişmeyi gösterecek şekilde yaşar ve evrimleşir. Fakat insanı bugün yaşanan kaos içine sürükleyen şey nedir? Bu sorunun cevabı konumuz dışına taştığı için, konuyu burada sizin yorumlarınıza bırakmak en iyisi. Biz gelelim, şehir hayatı ve onun getirdiklerine. Aslında, günümüz büyük şehirlerde yaşayan herkesin bu konuda uzman olduğu kesin. Bu konuda çok da fazlaca söylenecek bir söz olduğunu sanmıyorum. Stres, yorgunluk, hastalıklar, mutsuzluk gibi şeyler zaten olmazsa olmazlardan. Bunlara ne eklerseniz ekleyin, kişilere ve toplumlara göre belki ufak tefek farklılıklar olabilir ama genel itibarıyla bakıldığında söylenecekler pek de iç açıcı değil.

Tüm bu şartlar altında bir insanın beden ve ruh bütünlüğünü koruyarak, sağlıklı bir şekilde yaşama isteği, onu bir takım arayışlara itiyor. Yaşanan kalabalık modern toplumlarda, alternatif yaşam alanları konuşuluyor. Yaşam biçimi toplumdan topluma, kültürden kültüre değişse de, değişmeyen tek şey insanın doğası. Hani demiştik ya, insan mağaralarda ve ağaç kovuklarında barınarak hayatta kalmayı başarmıştır; insan ne zaman doğa ile kucaklaşırsa, bir çok sorunlar da kendiliğinden sona erecektir. Her şey, insan ve doğa ilişkisindeki duruma bağlı. İnsan, egolarıyla ve arzularıyla doyumsuz bir varlık olarak yaşadığı sürece, bu gün yaşanan pek çok sorunun artarak devam edeceği kuşkusuzdur. Modernizm olarak da tabir edilen şehir yaşamı, insan doğasına uymuyor. Müstakil bir yaşam alanına uygun olan insan, çok katlı beton binalarda adeta köreliyor, verimliliği düşüyor ve hastalanıyor.

Sözün özüne gelirsek; küçük bir çocuğun evde kendi kendine oynarken yastık ve kilimlerden kendine ev yaptığını çok kez gözlemledim. İnsan doğasında barınmak en temel ihtiyaç fakat beton duvarlar bu ihtiyaca cevap vermiyor. Sadece doğal koşullardan bizi koruyor. Bu beton katlarda belki ıslanmıyoruz, üzerimize kar yağmıyor, fırtına da etkilemiyor; ama ruhumuz ıslanıyor, donuyor, savruluyor. Dedik ya, insan doğası ruh ve bedeniyle bir bütün. Bedeni korumakla iş bitmiyor. İnsan ayağı yalın ayak toprağa basmalı, kuş sesleri dinlerken rüzgarın uğultusunu işitmeli, elleri çalı çırpı toplamalı, yiyeceğini ateş üstünde pişirip temiz havada uyumalı. Bilim ve teknoloji, bu değerler üzerine oturmalı.

 Ahmet Önder

İlk blog yazım

İlk blog yazım

Tarih 20 Aralık 2016 ve ben şu anda ilk blog yazımı yazıyorum. Doğa ile baş başa bir yaşamın hayali ile. Ne zaman olur bilmiyorum fakat bir an önce tabiat ananın vicdanlı kucağına kendimi atmak istiyorum. Tabiat ana, karavan ve ben. Sevdiklerim de olsa yanımda ama hayat bu. Maalesef herkes yaşam düzenini bir kenara itip istediklerini yapamıyor. Sağlık, endişe, geçim derdi, dünya görüşü gibi şeyler bağlıyor insanları. Karavan dediğim de öyle lüks bir şey değil. Tüm yaşamsal ihtiyaçlarımı giderebileceğim bir tekerli barınak. Şimdiye kadar karavanda yaşayanların anılarını okuduğumda ben de iç geçirdim. Gerçek şu ki, bir karavan görüp de imrenmeyen birine daha rastlamadım. Bu “doğayla baş başa” duygusu insanda bir kere yer etti mi, gelişen! şehir hayatı insanların bu doğayla baş başa kalmak düşüncesini daha da körüklüyor. İşte bu duygularla artık ben de bir şeyler yapmalıydım. İcraata geçemesem de yazmalıydım ve işte yazıyorum. Kim bilir, belki de zamanın birinde bu yazılarımı, sıcacık karavanımdaki küçük masa lambasının altında, çayımı yudumlayarak okuyor olacağım. Neyse, … Bu benim ilk blog yazım oldu. Bu kadar yeter, değil mi? Önemli olan tarihe bir not düşmek 🙂

Kendimi daha şimdiden çok mutlu ve huzurlu hissediyorum…

Ahmet Önder